Bill Clinton'un annesi demiş ki " Bir binadaki 100 kişiden 99'u, Bill'den hoşlanıyor olsa o, gidip 100'üncü kişiyi de bulur ve bir şekilde kendisinden hoşlanmasını sağlar..." İngiltere'nin Demir Leydisi Margaret Thatcher, "söylediklerimi tekrarladıkları sürece bakanlarımın ne kadar uzun konuştuklarını önemsemem" demiş. Ayrıca sonunda kendi dediği olduğu sürece tartışmalarda son derece sabırlı olduğunu beyan etmiş ve "Her zaman haklı olmayabilirim ama hiçbir zaman yanlış değilimdir" diye de eklemiş. Dünya tarihine ismini yazdıran pek çok liderin biyografileri, özellikleri bugünün liderlik literatürünü dolduruyor; bazen "başarılı liderin özellikleri" kategorisinde bazen de "başarısızlığa sürükleyen faktörler" arasında.
Yukarıdaki örneklerden ilki olan 'herkesin sizden hoşlanmasını sağlamak ve çatışmadan kaçınmak' başarısızlık faktörlerinden biri. Diğer örnek 'zorbalık' olarak geçiyor ve o da aynı kategoride. "Mikro yönetim" denen, en ince detaya kadar karışarak yönetmek, "çok hiyerarşik olmak", "erişilebilir olmamak", kendisini gizleyen "maske bir kimlik" taşımak ve "amacı belli olmayan bir enerji"yle sürekli hareket halinde olmak da diğer başarısızlık faktörleri olarak sıralanabilir.
Başarılı liderin özelliklerini ise Harvard Business School'un hocası Warren Bennis'den alıyoruz: 1. Vizyonu olmalı, 2. Yaptığı işe tutkuyla bağlı olmalı, 3. Umutlu ve olumlu olmalı, 4. Dürüst ve kişisel bütünlük sahibi olmalı, 5. İzleyenlerinin güvenini kazanmalı, 6. Meraklı, öğrenen ve cesur olmalı. Geçen hafta bir televizyon programına davet edildim, "krizde liderlik" konuşacağız ama birden karşımda, siyasi liderlerin videolarını gördüm ve bir yönetici koçu olarak bu insanların "liderlikleriyle" ilgili görüşüm soruldu. Elbette hiç kolay olmadı, ülkeyi yöneten ve onlara muhalefet edenlerin, liderlik özellikleriyle ilgili yorum yapmak için uzun yıllar politikanın içinde olmak ve çok yakından takip etmek gerekirmiş gibi geliyor insana. Ama öte yandan işimiz, danışanlarımızın mesleklerini onlardan daha iyi bilmeyi gerektirmiyor. Böyle bir şey zaten mümkün de değil. Biz onların, çevreleri tarafından nasıl algılandıklarını fark etmelerine, gelişim alanlarını belirlemelerine destek oluyoruz ve arzu ediyorlarsa bu konuda onlarla birlikte çalışıyoruz.
Bu perspektiften hareketle gelin, "Türkiye'nin siyasi liderleri nasıl görünüyor" ve eğer "kimse mükemmel değildir, ben de kendimi geliştirmek istiyorum" diyen olursa içlerinde, "hangi gelişim alanları ön plana çıkar" diye bakalım. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, ülkeyle ilgili aklında net bir gelecek resmi var. Bu yoldaki hedeflerine ve inandıklarına tutkuyla bağlı; şiirleri, topluluk önündeki konuşmaları hatta eleştirilen sert çıkışları hep buna işaret ediyor. Son derece umutlu: Son dönem kriz ve IMF söylemleri bu konuda birkaç örnek. Meraklı mı, okur mu, sorar mı bilmiyoruz ama cesur olduğu tartışılmaz. Güveni ölçmek kolay değil, oyları buna işaret edebilir ama tartışılabilir de. Kişisel bütünlük tarafında ise zaman içinde söylem değiştirmiş olması bir dezavantaj olabilir. Eğer bir gelişim planı hazırlamak isteseydi kendisiyle ilgili, "yüksek duygusal zeka" üzerinde çalışmayı düşünebilirdi. Yani duygularını kontrol edebilme, karşısındakinin davranışlarının altında yatanları okuyabilme, iyi dinleyebilme, kendisini karşısındakinin yerine koyabilme ve bunları yapabildiğinden emin olmak için "gerçeklik testi" olarak kullanmak amacıyla başkalarından görüş isteme gelişim alanları olabilir.
Deniz Baykal'ı ise kavgalarıyla tanıyoruz. Ya birilerine karşı ya kendisine karşı olanlara karşı... Dolayısıyla "olumlu bir lider" olduğunu söylemek zor, bir de muhalefette olmanın getirdiği mecburi eleştiri tonu, umudunu göstermek için dezavantaj. Partisinin değerlerine bağlı olması, dürüstlük adına onu güçlendiriyor ama bugünlerde çarşaf meselesiyle aslında tartışmaya açtığı şey tam da bu değerlerin sorgulanması. Ayrıca "aday değilim" derken olması, "yüzerim, bırakırım" derken, dememiş gibi davranması, açık bir rekabeti kabul edemiyor ve anında tasfiye ediyor olması da güven açısından kendisini zayıflatıyor. Tutkusu ve pes etmiyor olması en güçlü özellikleri. Kendisi koçluk almayı düşünseydi, muhtemelen bulunduğu yaş döngüsü de göz önünde bulundurulunca kendisine "nasıl hatırlanmak ve nasıl bir iz bırakmak" istediğini sormak uygun olurdu sanırım. Kariyerinin devamında da böylece 'bugün bulunduğu noktayla o hedef arasındaki mesafeyi' kapatmaya odaklanılırdı.
Devlet Bahçeli; isminden başlamak üzere ağırlığı, kişisel bütünlüğü, izleyenlerinin kendisine duydukları güven, hayatını inandığı değerleri temsil eder şekilde yaşaması sebebiyle güçlü bir lider. Bir belgeselde kullandığı bir sözü vurgulamışlar: "Alnın ve ensen açık olacak ki iyi bir şey yaptığında öpsünler, yanlış yaptığında da vursunlar!" Kendisini izleyenlerin takdir ve eleştirisine çok değer verdiğini gösteren önemli bir söylem. Gelişim alanı ne olurdu diye bakınca aslında çok hiyerarşik bir yapı içinde en üst derecede olduğu için yalnız ve mesafeli olduğunu görüyoruz. Bunun kendisi ve diğerleri üzerindeki etkisi tartışılabilir, çevresinden yeterince yardım alabiliyor mu diye bakılabilir ve "inandıkları ile ilgili umudunu, öfkesinden daha fazla ifade edebilir mi" diye sorulabilir.
Son olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül... Belki de içlerinde en fazla olumlu kişilik özelliği taşıyan kişi. Olumlu, umutlu, barışçıl, uzlaşmacı, güvenilir, meraklı ve bilgili. Rakipleri bile zaman zaman takdir ve güven ifade ediyorlar ama o, kendisini yeterince ifade etmiyor. Ne kendisini ne de rolü, görevi ve ülkesi ile ilgili vizyonunu duymuyor, tutkusuna şahit olmuyoruz. Dolayısıyla Gül'ü yeterince tanımıyoruz. Ayrıca tüm bu olumluluk, çatışmadan kaçınma ve hoşlanılma kaygısını da çağrıştırmıyor değil. Liderlikle ilgili pek bilinmeyen bir gerçekle son verelim. Mükemmel görünmeye çalışırsanız hatanızı ararlar. "Ben de insanım ve eksiklerim var" derseniz de yardım edip sizi tamamlamaya çalışırlar. Daha iyi olmak için önce hasta olmak şart değil.
Hande Yaşargil
Perspektiflere Dön →