Liderlik, insanlık tarihi kadar eski bir kavram olmakla birlikte liderlik literatürünün çoğu son elli yılın ürünü...
Liderlik, insanlık tarihi kadar eski bir kavram olmakla birlikte liderlik literatürünün çoğu son elli yılın ürünü. Üstelik hala üzerinde anlaşılmış tek bir tanım, herkes tarafından kabul görmüş tek bir yaklaşım yok. “Lider doğulur mu, olunur mu” sorusundan yıllardır hala bıkılmamış olması da bunun göstergesi. Dolayısıyla çok heyecanlı, merak edilip yapılacak yüzlerce araştırma, getirilecek pek çok yeni bakış açısı var. İşletme disiplini bu konuda çok üretken olsa da, yeni bir şey söyleyenlerin sayısı maalesef giderek azalıyor.
INSEAD Business School’un liderlik merkezinin kurucusu ve profesörü Manfred Kets De Vries’i liderlik alanında diğerlerinden ayrıştıran en büyük özelliği, iş dünyasının merkezinde olmasına rağmen konuya başka bir disiplinden, psikanalitik psikoloji lensinin arkasından bakmasının getirdiği derinlik... Bu bakış açısıyla yazdığı kitapların içindeki mitolojiden, ilkel toplumlardan, tarihten, terörden aldığı karakterler ve hikayeler onu farklılaştırıyor.
Bugün benzer bir yaklaşımı Doçent Doktor Erol Göka’nın “Türklerde Liderlik ve Fanatizm” kitabında görmek çok sevindirici. Kitabın farklı bir sesi ve zengin bilgi dağarcığı var. Teorilerin, tarihsel bilginin, pek çok örneğin psikiyatri uzmanlığı ve tecrübeyle harmanlandığı bu çalışma, Türkiye’de üretilen liderlik literatürüne uzun yıllar etki edecek bence.
Günlük hayatımızda her gün konuştuğumuz ve yaşadığımız liderlik kavramı ve onun hayatımıza etkisine önce psikanalitik psikoloji, grup psikoterapisi, politik psikoloji, sosyal psikoloji ve örgütsel davranış disiplinlerinden bakmış; mevcut teorileri, yerli ve yabancı pek çok araştırmayı paylaşmış hatta yer yer de eleştirmiş Göka. Bunların ardından da çok etkili bir özet yapmış ve “karizma kavramı” etrafında ördüğü yaklaşımını anlatmış. Daha sonra da bunları Türklerin kültürü, tarihi, inanışları açısından yorumlamış ve itaat alışkanlığımızı (bugünkü popüler kullanımı ile biat), her liderden ‘babalık’ beklentimizi, bir bilene danışmaya verdiğimiz değeri, lider eşlerinin de lider konumunu, göçebeliğin ruhumuzdaki izlerini bugün yaşadığımız hayatla birleştirerek Türklerin liderliğini daha önce görmediğimiz bir biçimde analiz etmiş.
Konuya en ilgisiz insanın bile zevkle okuyacağı ve kendisinden çok şey bulacağı bu çalışmanın en hoş tarafı, anlatanın bunca bilgiyi ve fikri paylaşırken gösterdiği cesaret, ince alaycı ve nüktedan ton ile alçak gönüllüğün hoş karması. Bu, Erol Göka’nın ilk başarılı kitabı değil ama “İşte Psikoloji” ve “Koçluk ve Mentorluk” konferanslardaki konuşmalarını takiben, iş dünyasıyla en yakın teması olması bakımından bence çok önemli.
Kitabın içeriği kadar zamanlamasında da ayrı bir yerindelik söz konusu ve bu durum iş dünyasıyla da sınırlı değil. Herkesin kriz konuştuğu, çaresizlik ve belirsizliğin hakim olduğu bir dönemde toplumların böyle dönemlerde daha kaotik, lider bağımlı ve kurtarıcı ihtiyacı içinde olduğuna, bu ihtiyacı karşılayabilecek insanlara “Kurtarıcı”, “Mesih” özellikleri bahşedeceklerine işaret ediyor olması toplumsal olarak içinde bulunduğumuz tehlikeyi açıklıyor.
Uluslararası diplomasinin en üst düzeyde temsil edildiği bir ortamda salon terk etmenin kahramanlık olarak algılandığı, Başbakana “Padişah” yakıştırmasının yapıldığı, belediye başkan adayının bir sözüyle meydanlarda insanların çöküp kalktığı bir dönemden geçiyoruz. Karizmayla - narsisizm arasındaki farkın doğru anlaşılmasına belki de hiç bu kadar ihtiyacımız olmamıştı.
Toplumun yaşam tarzı ve değerleri iktidar etkisiyle değişiyor. Ailelerinin kaç çocuk yapacaklarını siyasi liderler söylüyor, bürokrat liderler alışılmış görgü ve üslubun dışına çıkan bir yönetim tarzı sergiliyor. “Yeni lider adayı” diye sahneye çıkanlar sanki bu, ‘babadan oğula geçen bir taht’mışçasına hep eski liderlerin oğulları. Görevdeki liderlerin kardeşleri, akrabaları da ya önemli görevlere atanıyorlar ya ilgili kurumların en güvenilir tedarikçisi oluyorlar.
Liderlik ekseninde yaşadığımız bu değişim, Türk toplumunun kolektif genlerinden ve geçmişimizdeki potlaç kültürünün ‘iyi niyetle yakındakileri koruma’ içgüdüsünden gelen, bize özgü masum özellikler olabilir mi? Yoksa ülkenin gelişmemişliği ve kurumsallaşma sürecindeki çöküşlerinin doğal etkisi mi? Bu soruların cevaplarının, bu süreç tarih olmadan eş zamanlı olarak çalışılıyor olması, geleceğimiz açısından çok kritik.
Tüm bu konulardaki denk gelişleri sebebiyle sahnedeki tüm liderlerin derhal “ben her şeyi bilirim” tutumlarını bir yana bırakıp aslında Türk liderlerin tarih boyunca bir bilene danışmaya verdiği değeri hatırlamalarını ve kendilerine ayna tutmaya, kitabı okuyarak başlamalarını tavsiye ederim.
Hande Yaşargil
Perspektiflere Dön →