Prens Charles'la ilk tanışmam 10 yaşımdayken Leydi Di ile muhteşem düğününü televizyondan seyretmeme dayanıyor. Leydi Diana'nın metrelerce uzunluktaki duvağını unutmama imkan yok. Küçük bir kızken herkesin öyle evlenmek isteyeceğini sanarak bir masal gibi izlemiştim düğünü siyah beyaz televizyonumuzdan.... Sonra resimlerine bakmıştım uzun uzun gazetelerde. Sadece masallarda olduğunu sandığım prens ve prenses hikayelerinin gerçek hayatta da olduklarının kanıtıydı o düğün benim için.

Yıllar geçti. Prens Charles, kraliçe olan annesinin otoritesi altında, pek de etkili bir potansiyel lider profili çizemedi. Üstelik iyilik meleği Leydi Di'yi üzdü, aldattı, olmaz dendi ama boşandılar. Üstelik bu boşanmadan, diğer hepsinde olduğu gibi kadın olan eş Leydi Di zarar gördü. İki çok iyi veliaht yetiştirmesine rağmen saray onu dışladı. Sonra Leydi Di öldü. Kraliçe filminde gördük ki, aslında toplum baskısı olmasa saray daha da önemsemez davranacakmış, o kadar kızmışlar; prensten ayrılmasına, sevgilisinin olmasına... Üstelik bu süreçte gene en vefalı davranan, çocuklarının annesidir diyerek sahiplenmek isteyen prensmış, ben de filmin yalancısı...

Sonra Prens tekrar evlendi, yıllar önce evlenemediği sevgilisiyle, ona unvan veremeden, gerçek bir kilise düğünü yapamadan, beyaz saçları ve kral olmasına yaklaşan yaşı ama muhtemelen azalan heyecanıyla. 59 yaşında hala veliaht olmak, prens de olsanız zor bir şey olsa gerek. Kral olmak için annenizin ölümünü beklemek ise ayrı bir trajedi. Empati göstermek kolay değil, ama durumun kolay olmadığını görmek kolay.

Bu hafta Prens Charles'la tanıştım. Benim için prenslerin, masalların dışında gerçek hayatta da var olduğunun simgesi olan adamla. Koç Müzesi'ndeki salona 20 dakikalık bir konuşma yapmak için girdiğinde çevresinde bir grup insan vardı ama herkesi rahatsız eden bir koruma grubu değildi. Aksine Rahmi Koç'tan İngiliz Baş Konsolosu Barbara Hay'e kadar uzanan bir grup zarif insandı yanındakiler. Ön sıradaki sandalyelerin arasına ona özel bir koltuk da konmamıştı kendisi için, sadece yerinin neresi olduğunu gösteren ve unvanını sembolize eden bir yastık kondu sandalyesine. Basında yer almak uğruna gazetecilerin her türlü durumu esnetmesine hoşgörü gösteren yurdum insanının aksine, gazeteciler toplantıya geç kaldıkları için içeri girememişler duyduğum kadarıyla, dolayısıyla toplantıdan hiç resim ve yeterince haber yok gazetelerde. Olsun, ilkeli olmasına saygı duyuyorum şahsen. Kaç kişi kendi kültürünün dışındayken belli prensipleri direbilir ki? Prens olmanın avantajlarını ilkeleri için kullanmak, saygı duyulası bir şey. 20 dakikalık konuşması ise kibirden çok uzak, prenslere yakışır bir alçakgönüllülük taşıyordu. Dünyanın tümünü önemsemeyen büyük bir vizyonun içine kendisiyle dalga geçmeyi çok iyi bilen İngiliz mizahını katarak, çevre karşısında çaresiz hissederek insani tarafını da saklamayan, son derece nazik belki de kelimenin tam doğru anlamıyla nesillerden gelen bir asilliği hissettirdi, duruşu ve konuşması.

Yeterince haber okuyamadıysanız da bu toplantı çok önemliydi. 23 yıl önce Prens Charles "Business in the Community" diye bir sivil toplum örgütüne başkan oluyor. Yani şirketler ve toplum arasındaki bağı güçlendirmek isteyen, kar gütmeyen bir örgüt. Bu örgütün çok çeşitli organizasyonları var. Biri de "Engage". Çarşamba günü Prens'in katıldığı tören "Engage Istanbul" lansmanıydı. İlk etapta Özel Sektör Gönüllüleri Derneği ile imzalanan anlaşma gereği Türkiye, çeşitli sosyal sorumluluk projeleri ile "Engage" programına dahil oldu. Prens "gözüm üstünüzde, sizi ve projelerinizi izleyeceğim" dedi. Öğrendik ki, bu yıl Prens'in odaklandığı alanlardan biri de özellikle Ortadoğu ülkelerinin sosyal sorumluluk projeleri imiş. Her ne kadar bizim bu konuda daha alacak yolumuz çoooook uzun olsa da her türlü uluslararası desteğin katalizör rolü oynayacağı aşikar. Memnunuz.

Prens'in anlattıkları arasında bence en önemlisi, çıkış hikayesiydi. Şirket patronlarına, yöneticilerine destek istedikleri programlar için dosya, film, broşür yollamak yerine, 4 bin yöneticiyi kendisiyle ülkenin kırsal alanlarına bir geziye gitmek için davet etmiş, doğal olarak kimse kırmamış, okullara, hapishanelere, hastanelere götürmüş ve zor koşulları kendilerinin görmelerini sağlamış. Zorluklarla karşılaşan her yönetici, dünyanın kendi ofislerinden göründüğünden çok daha büyük olduğunu fark etmiş, yapabilecekleri konusunda heyecanlanmış, projeler geliştirmeye başlamış. Bugün Engage'e 800 şirket üye imiş. Yaptıkları projeler büyük. Endüstri devriminde önemli rol oynamış ama sonra endüstri tarafından terk edilmiş kasabaları kalkındırmaktan İngiltere'de yaşayan göçmen Müslümanların oryantasyonu için tasarladıkları başarı hikayesi programlarına, oradan iklim değişiklikleri için yapılan çalışmalara kadar pek çok başarı hikayesi duyduk. En çok da bugünlerde ülkemizde de olduğu gibi "ölüsü dirisinden daha çok değerli olan" ormanlar, yağmur ormanları için mücadele ediyor.

İnsan ister istemez düşünüyor; sivil toplum örgütleri, gönüllü projeler çok önemli, bizim nüfusumuz İngiltere'ye denk, çözülecek sorunlarımız çok fazla. Diğer yandan "topluma borcunu ödeme" hissi gibi bir vicdan, çok bize özgü. Geçmiste kolundan altın bileziklerini veren kadınlarımız, bugün iş dünyasındalar ve aynı fedakarlığı maddi - manevi yapmaya hazırlar. Tek eksiğimiz peşine 4 bin işadamını takip zorluklarını göstermeye taşıyacak bir prens mi? Krallık, sultanlık olmadan olmaz mı? Bu koca ülkeden bir lider daha çıkmaz mı?

Hande Yaşargil

Perspektiflere Dön →